Yüceses, Hamiyet (1916-1996) Sesinin kudretiyle ve özel
repertuarıyla bir döneme damgasını vurmuş Türk sanat müziği şarkıcısı. Soyadı
kanunu çıktığında aile büyükleri hayattaydı, ama sesine çok yakışan bu soyadını,
hocaları Selahattin Pınar ve Sadettin Kaynak'ın önerisiyle, 18 yaşındaki genç
Hamiyet aldı. Gazino sahnelerinde yıllardır ailesini geçindiren bizzat
kendisiydi, dolayısıyla evin reisi de.
Musikinin dört büyükleri arasında Perihan Altındağ ve Hamiyet
Yüceses hanım hanımcık yanlarıyla, Müzeyyen Senar ve Safiye Ayla'dan kalın
çizgilerle ayrılır. Perihan Altındağ, hanımefendiliğini yumuşacık bir sesle
tamamlarken, Hamiyet Yüceses coşkulu, akıcı, keskin, hoyratça bir tavrı
dışavurur. Müzeyyen Senar kadar efevari, apaş olmasa da, Sadun Aksüt'ün
tabiriyle "avami" bir okuyuşu vardır. Büyük kitleleri ona bağlayan da bu hoş
çelişkidir.
Güftesi Baki Süha Ediboğlu'na, bestesi Refik Fersan'a ait segâh
eseri yorumlarken, kendini halktan bir garibanın yerine koyar
gibidir:
Herkes gitti yalnız kaldım meyhanede
Gözyaşlarımı
içtim son peymanede
Bu kalp durdu dün gece virânhanede
Çocuk yaşında sabah akşam Hafız Burhan'ı ve onun Makber'ini
dinleyen birinden de bu beklenir.
İstanbullu Hamiyet, ilk sahne tecrübesini 11 yaşında
Balıkesir-Burhaniye'de yaşar, 16 yaşında İstanbul'a dönüp Londra Birahanesi'nde
okumaya başladığında, Anadolu şehirlerinde kendini çoktan yetiştirmiş, özellikle
Antep'te pişmiştir. Devrin bütün gazinoları ona 60'lı, 70'li yıllara kadar kucak
açar. 1968'de, Mevlana'yla ilgili Necip Mirkelamoğlu'nun hüseyni eseri Bezm-i
meyde dün gece pervane gibi döndüm'ü gazino sahnesinde, uygun bir mizansenle
seslendirmek istediğinde, Türk sağının ünlü Mevlevi kalemi Refi Cevat Ulunay'ın
tepkisini çeker: "700 sene bu memleketin ilmine, irfanına, felsefesine,
edebiyatına, musikisine hizmet eden Mevlânâ Celâleddin-i Rumî, İstanbul'un bir
salaş meyhanesinde nasıl istismar edilir?" Yüceses'in cevabı nettir: "Biz
gazinoda Mevlânâ ayini tertip etmiyoruz. İçkisiz bir müzikholde Mevlânâ aşkına
yazılmış bir şarkıyı adabı ve erkânı ile okumaya hazırlanıyoruz".
Hamiyet Yüceses deyince akla gazelli şarkılar gelir. İçki
kültürüne de göz kırpan bu serbest form, musiki âleminin muhafazakârlarınca
hiçbir zaman el üstünde tutulmamıştır. Hamiyet Yüceses, bu tercihi ve ısrarı
yüzünden 50'li yıllarda İstanbul Radyosu'ndan uzaklaştırılınca, Radyoevi'ne
"Türk musikisinin operası olan gazel nasıl yasaklanır" diye isyan eden
telgraflar çekilmiş, hayranları arasında radyosunu mühürleyenlere, hatta
yakanlara rastlanmıştır. O devirde gramofon olan her evin, her kahvenin, her
meyhanenin baş köşesinde iki gazelli plak bulunmaktadır: Hamiyet'in sesinden
Makber ve Bakmıyor çeşm-i siyah feryade. 80 yaşında hayatını yitirdiğinde,
vasiyeti üzerine, mezarı başında, 50'li yıllarda kaydettiği Bir bakışta âşık
oldum gözlerine ey peri gazeli çalınır.
28 Aralık 2017 Perşembe
Doğan Yurdakul
1946’da Aydın, Bozdoğan’da doğdu. İlkokulu baba memleketi olan
Sivas’ta, Çifte Minareli Numune İlkokulu’nda okudu. Orta ve lise öğrenimini
Ankara Bahçelievler Deneme Lisesi’nde tamamladı. Ankara Üniversitesi Hukuk
Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Paris Sorbonne ve Vincennes
Üniversitelerinde doktora çalışması yaptı. Cenevre Üniversitesi’nde Fransız Dili
ve Uygarlığı eğitimi gördü.
Gazeteciliğe 1963 yılında Yenigün gazetesinde başladı; Ulus gazetesi, Kim dergisi, Yön ve Devrim dergileriyle devam etti. 12 Mart döneminde Mamak Askeri Cezaevi’nde iki yıla yakın tutuklu kaldı. 1974 yılında afla çıktıktan sonra Vatan gazetesinde çalıştı, Aydınlık gazetesinde köşe yazarlığı ve Ankara temsilciliği yaptı.
12 Eylül askeri darbesinde Aydınlık kapatılınca Yankı dergisine yazıişleri müdürü oldu. Yazdığı yazılar nedeniyle hakkında gıyabi tutuklama kararı çıkınca yurtdışına çıktı; Brüksel, Paris ve Cenevre’de çeşitli işlerde çalıştı. Türk Ceza Kanunu’nun komünizm propagandasını cezalandıran 142. maddesi kaldırılınca hakkında verilmiş 220 yıllık hapis cezası düştü ve 1991’de yurda döndü.
Evrensel gazetesi Ankara temsilciliği, Siyah Beyaz gazetesi genel yayın yönetmenliği, Günaydın gazetesi Ankara haber müdürlüğü yaptı. 1997 yılında “32. Gün” programı Ankara temsilcisiyken kitap yazmak üzere kendi isteğiyle emekli oldu. 2008 yılından beri yaptığı Odatv yayın koordinatörlüğü sırasında 6 Mart 2011 tarihinde tutuklandı. Bir yıla yakın Silivri Cezaevi’nde tutuklu kaldıktan sonra 23 Şubat 2012 de tahliye edilen Doğan Yurdakul duldur ve bir kızı vardır.
Yayımlanmış diğer kitapları arasında Reis (Soner Yalçın ile birlikte), Bay Pipo (Soner Yalçın ile birlikte), Çetele (Cengiz Erdinç ile birlikte), Sırların Kavşağında ve Fransızca-Türkçe Büyük Sözlük sayılabilir.
Ayrıca Fransızcadan Türkçeye çevirdiği 6 kitap bulunmaktadır.
Gazeteciliğe 1963 yılında Yenigün gazetesinde başladı; Ulus gazetesi, Kim dergisi, Yön ve Devrim dergileriyle devam etti. 12 Mart döneminde Mamak Askeri Cezaevi’nde iki yıla yakın tutuklu kaldı. 1974 yılında afla çıktıktan sonra Vatan gazetesinde çalıştı, Aydınlık gazetesinde köşe yazarlığı ve Ankara temsilciliği yaptı.
12 Eylül askeri darbesinde Aydınlık kapatılınca Yankı dergisine yazıişleri müdürü oldu. Yazdığı yazılar nedeniyle hakkında gıyabi tutuklama kararı çıkınca yurtdışına çıktı; Brüksel, Paris ve Cenevre’de çeşitli işlerde çalıştı. Türk Ceza Kanunu’nun komünizm propagandasını cezalandıran 142. maddesi kaldırılınca hakkında verilmiş 220 yıllık hapis cezası düştü ve 1991’de yurda döndü.
Evrensel gazetesi Ankara temsilciliği, Siyah Beyaz gazetesi genel yayın yönetmenliği, Günaydın gazetesi Ankara haber müdürlüğü yaptı. 1997 yılında “32. Gün” programı Ankara temsilcisiyken kitap yazmak üzere kendi isteğiyle emekli oldu. 2008 yılından beri yaptığı Odatv yayın koordinatörlüğü sırasında 6 Mart 2011 tarihinde tutuklandı. Bir yıla yakın Silivri Cezaevi’nde tutuklu kaldıktan sonra 23 Şubat 2012 de tahliye edilen Doğan Yurdakul duldur ve bir kızı vardır.
Yayımlanmış diğer kitapları arasında Reis (Soner Yalçın ile birlikte), Bay Pipo (Soner Yalçın ile birlikte), Çetele (Cengiz Erdinç ile birlikte), Sırların Kavşağında ve Fransızca-Türkçe Büyük Sözlük sayılabilir.
Ayrıca Fransızcadan Türkçeye çevirdiği 6 kitap bulunmaktadır.
Can Yücel
Yücel, Can (1926-1999) Şiiri ve gerçek bir derviş olarak
sürdürdüğü dopdolu yaşamıyla kendine has bir yer edinmiş büyük şair; büyük
rakıcı; nam-ı diğer Can Baba. Halk deyişlerinden, argodan, tiyatro, müzik ve
resim başta olmak üzere antik ve modern sanatların neredeyse bütün kollarından
yararlanarak kurduğu şiir diliyle tanınmıştır. Can Yücel için yaşam, "canlı,
materyalist, diyalektik, imgesel ve şaşırtıcıdır." Sık sık andığı Terentius'un
ünlü sözü, onu evrensel kültür ve komünist hümanizma ile bütünleştiren şiirinin
de eksenidir: "İnsana özgü olan hiçbir şey bana yabancı değildir."
Bir söyleşisinde kendisini "Dionysos kavmindenim, yani yaşama sevinci veren bir Anadoluluyum" sözleriyle tanımlar. Can Yücel'e ilişkin yazıların birçoğu "Can Baba'yla bir gün içerken" diye başlar. Bu da onun şiiri kadar sofrasının da şenlikli, canlı, öğretici, seviyeli ve sevgili olmasından kaynaklanır. Rakı sofrası onun şiirinin arka planı gibidir.
Sözgelimi Sevgi Duvarı'nda sarhoşluğu şöyle dillendirir:
Kumkapı meyhanelerine dadandık
Önümüzde Altınbaş, Altın Zincir, fasulye pilakisi
Ardımızda görevliler, ekipler, Hızır Paşalar
Sabahları açıklarda bulurlardı leşimi
Öyle sıcaktı ki çöpçülerin elleri
Çöpçülerin elleriyle okşardım seni
Yalnızlığım benim süpürge saçlım
Ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi.
İçki içmek onun yaşam biçiminin vazgeçilmez bir parçasıdır. "İçim rakı dışım su" demiştir. Mütevazı sofrasında daima dostları vardır ve daima sanat ve politika... Herhangi bir çöküntüyü yeniden üretmek için içtiği görülmemiştir. Tam tersine dünyanın ve edebiyatın bütün meselelerini incelikle, alayla, enine boyuna konuşmak ve şiir süzmek işi olmuştur. Dünyadır onun rakı sofrası.
Can Yücel'i dinleyen pek çok insan, konuşmasındaki yavaşlığı, boğukluğu ve aksaklığı şairin çok içki içmesiyle ilişkilendirmiştir. Bu yanılsamadır. Can Yücel gençliğinde tiyatro eğitimi almış ve BBC'nin Türkçe bölümünde spikerlik yapmış biri olarak mikrofonik bir sese ve konuşma biçimine sahipti. Konuşmasındaki aksaklığa neden olan, şairin gırtlağında büyüyen kanserli bir ur kütlesidir.
İlk şiirlerini topladığı Yazma'dan sonra yaptığı çeviriler nedeniyle 15 yıl hapse mahkûm edilmiştir. "Hapislik hem siyasidir, hem de şiirseldir. Ama bütün iş siyasette de şiirde de ne yapacağına bağlıdır" der. Hapishaneden Bir Siyasinin Şiirleri adlı eseriyle çıkar. Mizah ve muhalefet, imge ve dram, düşsellik ve gerçeklik, eleştiri ve iyimserlik, küfür ve zarafet onun şiirinin hamurunu oluşturur.
Türkiye'nin, nükte ve ironi kültürünün zarif, görgülü bir ustasıdır. Ve bütün nüktedanlar gibi başı hep beladadır. Örneğin yaşlılık günlerinde yargı önüne çıkarılma gerekçelerinden biri, bir konuşmasında devrin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e "hakaret etmesidir."
Can Yücel söz konusu olduğunda –pek çok politikacı da dahil– herkes bir ortak noktada birleşir: Şair gibi yaşayan, dünyaya şiir gözüyle bakan, şiirle içen bir insandır.
Bir söyleşisinde kendisini "Dionysos kavmindenim, yani yaşama sevinci veren bir Anadoluluyum" sözleriyle tanımlar. Can Yücel'e ilişkin yazıların birçoğu "Can Baba'yla bir gün içerken" diye başlar. Bu da onun şiiri kadar sofrasının da şenlikli, canlı, öğretici, seviyeli ve sevgili olmasından kaynaklanır. Rakı sofrası onun şiirinin arka planı gibidir.
Sözgelimi Sevgi Duvarı'nda sarhoşluğu şöyle dillendirir:
Kumkapı meyhanelerine dadandık
Önümüzde Altınbaş, Altın Zincir, fasulye pilakisi
Ardımızda görevliler, ekipler, Hızır Paşalar
Sabahları açıklarda bulurlardı leşimi
Öyle sıcaktı ki çöpçülerin elleri
Çöpçülerin elleriyle okşardım seni
Yalnızlığım benim süpürge saçlım
Ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi.
İçki içmek onun yaşam biçiminin vazgeçilmez bir parçasıdır. "İçim rakı dışım su" demiştir. Mütevazı sofrasında daima dostları vardır ve daima sanat ve politika... Herhangi bir çöküntüyü yeniden üretmek için içtiği görülmemiştir. Tam tersine dünyanın ve edebiyatın bütün meselelerini incelikle, alayla, enine boyuna konuşmak ve şiir süzmek işi olmuştur. Dünyadır onun rakı sofrası.
Can Yücel'i dinleyen pek çok insan, konuşmasındaki yavaşlığı, boğukluğu ve aksaklığı şairin çok içki içmesiyle ilişkilendirmiştir. Bu yanılsamadır. Can Yücel gençliğinde tiyatro eğitimi almış ve BBC'nin Türkçe bölümünde spikerlik yapmış biri olarak mikrofonik bir sese ve konuşma biçimine sahipti. Konuşmasındaki aksaklığa neden olan, şairin gırtlağında büyüyen kanserli bir ur kütlesidir.
İlk şiirlerini topladığı Yazma'dan sonra yaptığı çeviriler nedeniyle 15 yıl hapse mahkûm edilmiştir. "Hapislik hem siyasidir, hem de şiirseldir. Ama bütün iş siyasette de şiirde de ne yapacağına bağlıdır" der. Hapishaneden Bir Siyasinin Şiirleri adlı eseriyle çıkar. Mizah ve muhalefet, imge ve dram, düşsellik ve gerçeklik, eleştiri ve iyimserlik, küfür ve zarafet onun şiirinin hamurunu oluşturur.
Türkiye'nin, nükte ve ironi kültürünün zarif, görgülü bir ustasıdır. Ve bütün nüktedanlar gibi başı hep beladadır. Örneğin yaşlılık günlerinde yargı önüne çıkarılma gerekçelerinden biri, bir konuşmasında devrin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e "hakaret etmesidir."
Can Yücel söz konusu olduğunda –pek çok politikacı da dahil– herkes bir ortak noktada birleşir: Şair gibi yaşayan, dünyaya şiir gözüyle bakan, şiirle içen bir insandır.
Aydın Boysan
Aydın Boysan, İstanbul doğumlu olmasına karşın aslen Rizelidir.
Öğretmen Nevreste Hanım ile muhasebeci Esat Boysan’ın oğludur.
1939 yılında Pertevniyal Lisesi'ni, 1945’te İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'ni (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin Mimarlık Bölümü’nü) bitirdi. Mesleğini 1999’a kadar ara vermeden sürdürdü. Türkiye Mimarlar Odası’nın kurucuları arasında yer aldı; yönetim kurulu üyesi, ilk genel sekreteri ve İstanbul şube başkanı oldu. 1945 yılında başladığı mimarlık mesleğine 2000 yılına kadar fiilen devam eden Aydın Boysan, mimar olarak çalıştığı 55 yıl boyunca 1.5 milyon metrekare bina tasarlamıştır.
1957-1972 yıllarında İstanbul Teknik Üniversitesi’nde ders verdi. Ulusal ve uluslararası mimarlık yarışmalarında ödüller kazandı. Kendi kitaplarını basmak için Bas Yayınları’nı kurdu. Aralıksız olarak on yıl Hürriyet ve üç yıl Akşam gazetelerinde köşe yazıları yazdı.
Aydın Boysan ünlü rakı yudumlama ritüelinde bütün tiryakilere örnek olacak bir metodoloji sergiler. Ona göre rakının hazzını artırmak için adım adım şöyle bir yol izlenmelidir:
"Bardağa ya da adı kadeh ise, ona, önce rakı dökülmez, önce soğuk su sonra soğuk rakı dökülür. İyi karışma böyle sağlanır. Böylece içmeye ciddi olarak hazırlanmış kadeh, önce ağza götürülmez, burna götürülerek koklanır. Derin nefes çekilir.
Daha sonra demci, arkasına yaslanarak bardağı ağzına yavaşça yaklaştırır ve önce mutlaka yarım yudum alıp hemen yutmaz... Ağzında yavaşça dolaştırıp, dişleri arasından ciğerlerine hava çeker. Amaç, mideden önce akciğerlerin de şölenden nasibini almasını sağlamaktır.
Alınacak ikinci yarım yudumdan sonra arkaya yaslanarak kafa hafiften yukarı kaldırılır, bütün yudum çok yavaş ve kibarca yutulur. Yutar yutmaz da oturulan yerde, helezoni olarak yavaşça sallanılır. Bu hareketin ciddi amacı, rakının mide borusundan helezoni olarak inmesini sağlamak, yani yolunu uzatmaktır. Bu hareket, fizik kanunlarının bir gereğidir.
Çünkü Bektaşilere göre, rakının bedene en çok zevk verişi, gırtlaktan mideye inişi sırasındadır. Bu yol helezoni olarak uzamalıdır ki, demcinin zevki artsın.
Herkes bilir: Develerin boynu çok uzundur. Bu nedenle yolda yürüyen Bektaşi, bir deve görünce kıskanmış ve Vay anam! Ne güzel içer bu yahu! demiştir."
Aydın Boysan Şerefe Yumruk Mezesi
Eski İstanbul sokaklarında gezinen ayaklı meyhanelerden bir küçük kadeh rakı alan işret erbabı, ayaküstü bir-iki yudumda işini görür, sonra elinin tersiyle ağzını silerdi. Bu hareket argoya yumruk mezesi adıyla yerleşti.
1939 yılında Pertevniyal Lisesi'ni, 1945’te İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'ni (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin Mimarlık Bölümü’nü) bitirdi. Mesleğini 1999’a kadar ara vermeden sürdürdü. Türkiye Mimarlar Odası’nın kurucuları arasında yer aldı; yönetim kurulu üyesi, ilk genel sekreteri ve İstanbul şube başkanı oldu. 1945 yılında başladığı mimarlık mesleğine 2000 yılına kadar fiilen devam eden Aydın Boysan, mimar olarak çalıştığı 55 yıl boyunca 1.5 milyon metrekare bina tasarlamıştır.
1957-1972 yıllarında İstanbul Teknik Üniversitesi’nde ders verdi. Ulusal ve uluslararası mimarlık yarışmalarında ödüller kazandı. Kendi kitaplarını basmak için Bas Yayınları’nı kurdu. Aralıksız olarak on yıl Hürriyet ve üç yıl Akşam gazetelerinde köşe yazıları yazdı.
Aydın Boysan ünlü rakı yudumlama ritüelinde bütün tiryakilere örnek olacak bir metodoloji sergiler. Ona göre rakının hazzını artırmak için adım adım şöyle bir yol izlenmelidir:
"Bardağa ya da adı kadeh ise, ona, önce rakı dökülmez, önce soğuk su sonra soğuk rakı dökülür. İyi karışma böyle sağlanır. Böylece içmeye ciddi olarak hazırlanmış kadeh, önce ağza götürülmez, burna götürülerek koklanır. Derin nefes çekilir.
Daha sonra demci, arkasına yaslanarak bardağı ağzına yavaşça yaklaştırır ve önce mutlaka yarım yudum alıp hemen yutmaz... Ağzında yavaşça dolaştırıp, dişleri arasından ciğerlerine hava çeker. Amaç, mideden önce akciğerlerin de şölenden nasibini almasını sağlamaktır.
Alınacak ikinci yarım yudumdan sonra arkaya yaslanarak kafa hafiften yukarı kaldırılır, bütün yudum çok yavaş ve kibarca yutulur. Yutar yutmaz da oturulan yerde, helezoni olarak yavaşça sallanılır. Bu hareketin ciddi amacı, rakının mide borusundan helezoni olarak inmesini sağlamak, yani yolunu uzatmaktır. Bu hareket, fizik kanunlarının bir gereğidir.
Çünkü Bektaşilere göre, rakının bedene en çok zevk verişi, gırtlaktan mideye inişi sırasındadır. Bu yol helezoni olarak uzamalıdır ki, demcinin zevki artsın.
Herkes bilir: Develerin boynu çok uzundur. Bu nedenle yolda yürüyen Bektaşi, bir deve görünce kıskanmış ve Vay anam! Ne güzel içer bu yahu! demiştir."
Aydın Boysan Şerefe Yumruk Mezesi
Eski İstanbul sokaklarında gezinen ayaklı meyhanelerden bir küçük kadeh rakı alan işret erbabı, ayaküstü bir-iki yudumda işini görür, sonra elinin tersiyle ağzını silerdi. Bu hareket argoya yumruk mezesi adıyla yerleşti.
Afif Yesari
Yesari, Afif (1922-1989) Erken Cumhuriyet döneminin ünlü
romancısı Mahmut Yesari'nin oğludur. Babasının desteğinden yoksun olarak hayata
atılmış, ilkokuldan sonra okuyamamış, kendi kendisini yetiştirmiştir. Hikâye
kitapları ve düşünce tiyatrosu adını verdiği özgün bir tiyatro uygulaması
üzerine oyunları vardır. Ancak maişet motorunu çalıştırabilmek için "Muzaffer
Ulukaya" takma adıyla 180 kadar sahte Mike Hammer romanı kaleme almış ve
1955-1960 arasında yayınlanan bu polisiye romanlar türün meraklılarının
beğenisini kazanmıştır.
Hayat gailelerini unutmak amacıyla içenlerdendir. İçmeyi bir yaşam şartı olarak benimsemiştir. Mickey Spillane'in yarattığı ünlü detektif Mike Hammer gibi her fırsatta içmiştir. Yazdığı ilk sahte Mike Hammer romanlarında kahramanın içiciliği hep vurgulanmıştır. Yayımcısının zoruyla her hafta, üç gün içinde 96 sayfalık bir Mike Hammer romanının yazılması mecburiyeti ve bunun verdiği stresle baş ederken mide kanaması geçirmiş ve içkiyi bırakmak zorunda kalmıştır. Bu durumu hemen yazdığı kahramanına da aksettirmiş; yeni öykülerinde Mike Hammer de mide kanaması geçirip içemez hâle gelmiştir. Anılarında içemediği için kendisiyle alay eden dostlarına kızmaktan başka elinden bir şey gelmediğini; ama polisiye öykülerinde Mike Hammer'e içemediği için kendisiyle alay edenlerin ağzını burnunu kırdırttığını ve böylece alaycıları dövmüş kadar rahatladığını anlatır.
* Erol Üyepazarcı Korkmayınız Mister Sherlock Holmes, Cilt: 1
Hayat gailelerini unutmak amacıyla içenlerdendir. İçmeyi bir yaşam şartı olarak benimsemiştir. Mickey Spillane'in yarattığı ünlü detektif Mike Hammer gibi her fırsatta içmiştir. Yazdığı ilk sahte Mike Hammer romanlarında kahramanın içiciliği hep vurgulanmıştır. Yayımcısının zoruyla her hafta, üç gün içinde 96 sayfalık bir Mike Hammer romanının yazılması mecburiyeti ve bunun verdiği stresle baş ederken mide kanaması geçirmiş ve içkiyi bırakmak zorunda kalmıştır. Bu durumu hemen yazdığı kahramanına da aksettirmiş; yeni öykülerinde Mike Hammer de mide kanaması geçirip içemez hâle gelmiştir. Anılarında içemediği için kendisiyle alay eden dostlarına kızmaktan başka elinden bir şey gelmediğini; ama polisiye öykülerinde Mike Hammer'e içemediği için kendisiyle alay edenlerin ağzını burnunu kırdırttığını ve böylece alaycıları dövmüş kadar rahatladığını anlatır.
* Erol Üyepazarcı Korkmayınız Mister Sherlock Holmes, Cilt: 1
Adam Fawer
Adam Fawer, Pennsylvania Üniversitesi’nin ekonomi bölümünden
mezun olmuş, istatistik bölümünde yüksek lisanstan sonra MBA yapmıştır. Kariyeri
boyunca Sony Müzik, J.P Morgan, yakın zamanda da About.com gibi çeşitli
firmalarda çalışmıştır. İlk romanı Olasılıksız şimdiden beş dile çevrilmiştir.
Fawer, karısı Meredith, oğlu Phineas ve beslediği birçok balıkla birlikte halen
New York’ta yaşamaktadır.
Halen yaşadığı ve henüz iki kitabı olduğu için olsa gerek, yazarın biyografisi hakkında daha ayrıntılı bilgi maalesef edinilememektedir. Ancak, bunun yerine gözlerimizi edebi kişiliğine çevirdiğimizde, hakkında kendi sözleriyle daha fazla bilgi edinebiliyoruz:
Ben sizin tipik romancılarınızdan değilim. Romanımı HarperCollins’e satmadan önce hiç profesyonel olarak yazmamıştım. Üniversitede İngilizce uzmanı değildim bile. Aslında bunun tam tersiydim. Her zaman düzenli yazsam da, kendimi hep sayıların adamı olarak gördüm. Böylece sayısal bir alan seçtim ve ekonomi eğitimi aldım.
Görüldüğü gibi yazar yazmayı sevse de kendini sayısal alanda daha yetkin görmüş ve bildiğimiz kadarıyla seçtiği yolda da başarılı olmuştur. Çalıştığı şirketlerde yükselmiş ve iyi paralar kazanmıştır.
Hep istediğimi sandığım her şeye sahiptim. Her şey, gerçekten sevdiğim bir meslek hariç. Sonra iyi bir arkadaşım, Stephanie Williams beni aradı ve hayatımı sonsuza dek değiştirecek bir haber verdi. Ona son aşamaya gelmiş göğüs kanseri teşhisi konulmuş. Bu üniversiteden eski arkadaşınızdan duymayı bekleyeceğiniz bir haber değil. (Özellikle de sadece otuzundaysa) Bu haber beni oldukça sert çarptı ve hayatımı yeniden değerlendirmemi sağladı. Kulağa bayat geliyor biliyorum, ama doğru. Babam nefret ettiği bir işte neredeyse yirmi yıl çalıştıktan sonra daha 49 yaşındayken kanserden öldü. Kaderimin onunkiyle aynı olmasını istemiyordum.
Kaderinin anne ya da babasıyla aynı olmasını birçok yetişkin istemez. Kimse ailesinin hatalarına düşmek istemez. Fawer da babasının hatalarından ders almış gibi görünüyor ve sözlerini normal bir çocukluk geçirmediğini, 6 yaşındayken iki gözünde de korneada hasar oluşturan nadir bir hastalığa yakalandığını ve sonraki on yılını hastanelerde geçirmek zorunda kaldığını, bu zor zamanlarında tek sevdiği şeyin hastanede körler için banta okunmuş romanları dinlemek olduğunu anlatarak sürdürüyor. O yaşlarda diğer çocuklar gibi polis veya astronot değil, yazar olmakmış hayali.
Stephanie’yle konuştuktan sonra işimi bırakmaya ve yazar olmak olan çocukluk hayalimin peşinde koşmaya karar verdim. O da her zaman bir romancı olmayı istediği için (ki ödül kazanmış bir dergi yazarıydı) bir anlaşma yaptık. İkimiz de yazımızı tamamlayana kadar her gün birlikte yazacaktık. Ertesi gün metroyla onun yaşadığı Brooklyn Heights’a gittim, birlikte Starbucks’a yol aldık (her birimizin dizüstü bilgisayarları dikkatlice koltukaltımıza sıkıştırılmış bir şekilde), fişe taktık ve yazmaya başladık.
O gün yaklaşık iki saat yazan iki arkadaş karar verdikleri gibi her gün birlikte yazmaya devam etmişler. Yaklaşık bir ay boyunca hiç aksatmadan her gün yazıyorlar; fakat daha sonra Stephanie’nin rahatsızlığı artmış ve hastaneye yatmak zorunda kalmış. Fawer ise her gün yazmaya devam etmiş. Bir yıl sonra 2003’te romanını tamamlayan Fawer romanını tanınmış bir yayınevine vermiş, Stephanie ise bir arkadaşı tarafından kurulmakta olan yeni bir yayınevine vermeyi tercih etmiş. 2004’te kitabı basılan Stephanie o gün için hayatındaki en mutlu günü olduğunu söylemiş fakat iki hafta sonra hastalığına olan savaşını kaybederek vefat etmiş.
Stephanie bana sevdiğim işi yapmanın ne kadar önemli olduğunu görmemde yardım etti çünkü ne kadar zamanın kaldığını asla bilemiyorsun. Şimdi artık ben tam zamanlı bir yazarım.
Görüldüğü gibi yazar daha önceki işinde yükselmiş ve iyi para kazanmış olsa da sevdiği işi yapmanın yerini hiçbir şeyin tutamayacağını söylemekte.
Türkiye’de Nisan 2006’da ilk basımı çıkan OlasılıkSız o kadar ilgi görmüştür ki, ardından yayımlanan Empati isimli kitabı ilk olarak Türkçeye çevrilmiş ve ilk Türkiye’de yayımlanmıştır.
Halen yaşadığı ve henüz iki kitabı olduğu için olsa gerek, yazarın biyografisi hakkında daha ayrıntılı bilgi maalesef edinilememektedir. Ancak, bunun yerine gözlerimizi edebi kişiliğine çevirdiğimizde, hakkında kendi sözleriyle daha fazla bilgi edinebiliyoruz:
Ben sizin tipik romancılarınızdan değilim. Romanımı HarperCollins’e satmadan önce hiç profesyonel olarak yazmamıştım. Üniversitede İngilizce uzmanı değildim bile. Aslında bunun tam tersiydim. Her zaman düzenli yazsam da, kendimi hep sayıların adamı olarak gördüm. Böylece sayısal bir alan seçtim ve ekonomi eğitimi aldım.
Görüldüğü gibi yazar yazmayı sevse de kendini sayısal alanda daha yetkin görmüş ve bildiğimiz kadarıyla seçtiği yolda da başarılı olmuştur. Çalıştığı şirketlerde yükselmiş ve iyi paralar kazanmıştır.
Hep istediğimi sandığım her şeye sahiptim. Her şey, gerçekten sevdiğim bir meslek hariç. Sonra iyi bir arkadaşım, Stephanie Williams beni aradı ve hayatımı sonsuza dek değiştirecek bir haber verdi. Ona son aşamaya gelmiş göğüs kanseri teşhisi konulmuş. Bu üniversiteden eski arkadaşınızdan duymayı bekleyeceğiniz bir haber değil. (Özellikle de sadece otuzundaysa) Bu haber beni oldukça sert çarptı ve hayatımı yeniden değerlendirmemi sağladı. Kulağa bayat geliyor biliyorum, ama doğru. Babam nefret ettiği bir işte neredeyse yirmi yıl çalıştıktan sonra daha 49 yaşındayken kanserden öldü. Kaderimin onunkiyle aynı olmasını istemiyordum.
Kaderinin anne ya da babasıyla aynı olmasını birçok yetişkin istemez. Kimse ailesinin hatalarına düşmek istemez. Fawer da babasının hatalarından ders almış gibi görünüyor ve sözlerini normal bir çocukluk geçirmediğini, 6 yaşındayken iki gözünde de korneada hasar oluşturan nadir bir hastalığa yakalandığını ve sonraki on yılını hastanelerde geçirmek zorunda kaldığını, bu zor zamanlarında tek sevdiği şeyin hastanede körler için banta okunmuş romanları dinlemek olduğunu anlatarak sürdürüyor. O yaşlarda diğer çocuklar gibi polis veya astronot değil, yazar olmakmış hayali.
Stephanie’yle konuştuktan sonra işimi bırakmaya ve yazar olmak olan çocukluk hayalimin peşinde koşmaya karar verdim. O da her zaman bir romancı olmayı istediği için (ki ödül kazanmış bir dergi yazarıydı) bir anlaşma yaptık. İkimiz de yazımızı tamamlayana kadar her gün birlikte yazacaktık. Ertesi gün metroyla onun yaşadığı Brooklyn Heights’a gittim, birlikte Starbucks’a yol aldık (her birimizin dizüstü bilgisayarları dikkatlice koltukaltımıza sıkıştırılmış bir şekilde), fişe taktık ve yazmaya başladık.
O gün yaklaşık iki saat yazan iki arkadaş karar verdikleri gibi her gün birlikte yazmaya devam etmişler. Yaklaşık bir ay boyunca hiç aksatmadan her gün yazıyorlar; fakat daha sonra Stephanie’nin rahatsızlığı artmış ve hastaneye yatmak zorunda kalmış. Fawer ise her gün yazmaya devam etmiş. Bir yıl sonra 2003’te romanını tamamlayan Fawer romanını tanınmış bir yayınevine vermiş, Stephanie ise bir arkadaşı tarafından kurulmakta olan yeni bir yayınevine vermeyi tercih etmiş. 2004’te kitabı basılan Stephanie o gün için hayatındaki en mutlu günü olduğunu söylemiş fakat iki hafta sonra hastalığına olan savaşını kaybederek vefat etmiş.
Stephanie bana sevdiğim işi yapmanın ne kadar önemli olduğunu görmemde yardım etti çünkü ne kadar zamanın kaldığını asla bilemiyorsun. Şimdi artık ben tam zamanlı bir yazarım.
Görüldüğü gibi yazar daha önceki işinde yükselmiş ve iyi para kazanmış olsa da sevdiği işi yapmanın yerini hiçbir şeyin tutamayacağını söylemekte.
Türkiye’de Nisan 2006’da ilk basımı çıkan OlasılıkSız o kadar ilgi görmüştür ki, ardından yayımlanan Empati isimli kitabı ilk olarak Türkçeye çevrilmiş ve ilk Türkiye’de yayımlanmıştır.
Sabahattin Ali
25 Şubat 1907'de Gümülcine'de doğdu, 2 Nisan 1948'de
Kırklareli'nde öldü. İstanbul İlköğretmen Okulu'nu bitiren Sabahattin Ali,
Yozgat'ta bir yıl öğretmenlikten sonra, 1928 yılında Milli Eğitim Bakanlığı'nca
Almanya'ya gönderildi. 1930'da döndükten sonra Aydın, Konya ve Ankara
ortaokullarında Almanca öğretmenliği, Milli Eğitim Bakanlığı Yayın Müdürlüğü'nde
memurluk ve Devlet Konservatuvarı'nda dramaturgluk yaptı. 1945'te Bakanlık
emrine alındı, İstanbul'da Markopaşa adlı mizah gazetesini çıkardı. 1948'de bir
yazısı yüzünden tutuklandı, üç ay kadar hapis yattı. Sürekli izlendiği için
yurtdışına kaçmak istedi; ancak Kırklareli dolaylarında bir kaçakçı tarafından
öldürüldüğü iddia edildi.
Şiirler, hikâyeler, romanlar yazdı, çeviriler yaptı. İlk yazıları Balıkesir'de Irmak dergisinde çıkmıştı (1925/26). Sabahattin Ali 1930'lu yıllarda öyküye gerçekçi ve yeni bir soluk getirmişti. Öykülerinde; tanımlamakta güçlük çektiğimiz kimi duyguları ustalıkla anlatan Ali, insanın zavallılığını ve gücünü aynı sarsılmaz üslupla, zaman zaman masalsı ve destansı bir biçimde yansıtmayı başarmıştı. Öykü kitapları: Değirmen (1935), Kağnı (1936), Ses (1937), Yeni Dünya (1943), Sırça Köşk (1947). Halk şiirinden esinlenerek yazdığı şiirlerini Dağlar ve Rüzgâr'da toplamıştı (1934).
Sabahattin Ali, romanlarında da insanın ruhuna ayna tuttu ve gerçeğe bu aynadan baktı. Kuyucaklı Yusuf (1937), İçimizdeki Şeytan (1940), Kürk Mantolu Madonna (1943) adlı romanlarında, okurların gerçekliği daha derinden algılamasını sağladı.
Sağlığında yayımlanmış dokuz kitabına, Varlık dergisinde tefrika edilen Esirler (1936) oyunu da eklenince on kitabı, yedi ciltlik bir külliyat halinde Varlık Yayınları arasında tekrar basılmıştı (1965/66). Bütün Eserleri önce Bilgi Yayınevi'nde, sonra Cem Yayınevi'nde yeniden basıldı. Bu arada Hikmet Altınkaynak'ın Sabahattin Ali - Markopaşa Yazıları ve Ötekiler (1987) derlemesi de adı geçen dizide çıktı. Yazar üzerine incelemeler arasında Kemal Sülker'in Sabahattin Ali Dosyası (1968), Asım Bezirci'nin Sabahattin Ali/Hayatı, Hikâyeleri, Romanları (1974), Kemal Bayram'ın Sabahattin Ali Olayı (1978), Filiz Ali Laslo ile Atilla Özkırımlı'nın Sabahattin Ali (1979), Reşit M. Ertüzün'ün Sabahattin Ali Olayının Gerçeği (1985), Filiz Ali'nin "Filiz Hiç Üzülmesin" (1996), Ramazan Korkmaz'ın Sabahattin Ali (1997) adlı kitapları ve Almanya'da yayımlanan Elisabeth Siedel'in Sabahattin Ali Mystiker und Sozialist adlı çalışması sayılabilir.
Şiirler, hikâyeler, romanlar yazdı, çeviriler yaptı. İlk yazıları Balıkesir'de Irmak dergisinde çıkmıştı (1925/26). Sabahattin Ali 1930'lu yıllarda öyküye gerçekçi ve yeni bir soluk getirmişti. Öykülerinde; tanımlamakta güçlük çektiğimiz kimi duyguları ustalıkla anlatan Ali, insanın zavallılığını ve gücünü aynı sarsılmaz üslupla, zaman zaman masalsı ve destansı bir biçimde yansıtmayı başarmıştı. Öykü kitapları: Değirmen (1935), Kağnı (1936), Ses (1937), Yeni Dünya (1943), Sırça Köşk (1947). Halk şiirinden esinlenerek yazdığı şiirlerini Dağlar ve Rüzgâr'da toplamıştı (1934).
Sabahattin Ali, romanlarında da insanın ruhuna ayna tuttu ve gerçeğe bu aynadan baktı. Kuyucaklı Yusuf (1937), İçimizdeki Şeytan (1940), Kürk Mantolu Madonna (1943) adlı romanlarında, okurların gerçekliği daha derinden algılamasını sağladı.
Sağlığında yayımlanmış dokuz kitabına, Varlık dergisinde tefrika edilen Esirler (1936) oyunu da eklenince on kitabı, yedi ciltlik bir külliyat halinde Varlık Yayınları arasında tekrar basılmıştı (1965/66). Bütün Eserleri önce Bilgi Yayınevi'nde, sonra Cem Yayınevi'nde yeniden basıldı. Bu arada Hikmet Altınkaynak'ın Sabahattin Ali - Markopaşa Yazıları ve Ötekiler (1987) derlemesi de adı geçen dizide çıktı. Yazar üzerine incelemeler arasında Kemal Sülker'in Sabahattin Ali Dosyası (1968), Asım Bezirci'nin Sabahattin Ali/Hayatı, Hikâyeleri, Romanları (1974), Kemal Bayram'ın Sabahattin Ali Olayı (1978), Filiz Ali Laslo ile Atilla Özkırımlı'nın Sabahattin Ali (1979), Reşit M. Ertüzün'ün Sabahattin Ali Olayının Gerçeği (1985), Filiz Ali'nin "Filiz Hiç Üzülmesin" (1996), Ramazan Korkmaz'ın Sabahattin Ali (1997) adlı kitapları ve Almanya'da yayımlanan Elisabeth Siedel'in Sabahattin Ali Mystiker und Sozialist adlı çalışması sayılabilir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






